Bir Filmin Kadim Hikayesi:"Hz.Muhammed:Allah'ın Elçisi"

 

BİR FİLMİN KADİM HİKAYESİ: “HZ.MUHAMMED:ALLAH’IN ELÇİSİ”

 

 

Devasa bir güneş doğuyor ve bir süvari sonsuza koşuyor.Başlangıç için iyi bir sahne, mesajı kuvvetlendiren imgeler sadece gözleri değil kalbleri de ışıldatıyor.

“Müşriklerin inananlara yaptıkları eziyetler arttı.Peygamberleri öldürmeye bile kalktılar.Bu yüzden peygamber ve onun dostları mekkeyi terk etti.İki dağ arasında kalan Şib-i Ebu Talib bölgesine sığındılar.Müşriklerse giriş çıkışı kapatarak eziyete devam ettiler.Bu bölgeye gelen yardımları kesmeye devam ettiler.Mekkelilerin o bölgeye girmelerine ve çıkmalarına engel oldular.Biz Müslümanlar tam üç yıldır bu kuru vadide yokluğa ve çocuklarımızın açlığına tahammül ederek yaşamaya çalışıyoruz” İşte bu tasvirle başlıyor film dönemi tam yansıtan kerpiçten ve taştan evlerin eski zamanların ruhunu bugüne getiren o esrik rüzgarlarıyla.O kuru vadide açan hüzün çiçeklerini ve sarp yokuşlarını resmetmekle içimizdeki ürpertiyi daha da artırmayı başarıyor İranlı yönetmen Mecid Mecidi.

“Peygamber; kız çocuğu için cennet kapılarından bir kapıdır” diye buyurdu der Ebu Talib ve doğan yeni kız için mübarek olmasını dileyerek Hz.Muhammed’in anne sütünü artırması için teberrük olarak gönderdiği hurmayı uzatır çocuğun ailesine.Abdullah’ın yetiminin kalbi merhametle dopdoludur bir annenin sütünün artması onun en mühim meselelerindendir.Süte doymamış her çocuk onun kalbinde dinmeyen bir yaradır.Kendi çocukluğunda bu dramayı iliklerine kadar yaşadığı için bu konuda daha hassas davranacak ve tüm insanlığa apayrı bir örnek olacaktır.

Kuru vadide sıkışan Müslümanlar gergindirler.Bu gerginliği en çok yaşayan da hiç kuşkusuz küçük Muhammed’in himayesini üstlenen Ebu Talib’dir.Onun verdiği görevi başaramayan arkadaşı beş gündür yollarda olduğu halde bir netice alamadığını,tek bir göçebe kabilenin bile paralarını almak istemediğini ve Kureyş’in herkese gözdağı verdiğini,korkuttuğunu anlatır.Bu karamsar tablo içinde Ebu Talib ona şunları söyler:”Korkma,yaptıkları Allah’ın dininin yankısı oldu.Farkında olmadan Allah’ın mesajlarını en uzak noktalara taşıdılar.Peygamber yeni doğan çocuğun kulağına dualar fısıldadı.Onu duyunca ferahladım.Kurtuluş yakındır.

Direniş devam ediyor Müslümanlar her türlü çileye göğüs geriyorlardı.“Mekkenin önde gelenleri Hz Muhammed ve takipçilerinin bu kadar dayanabileceklerine inanmıyorlardı.Gösterdikleri sabır ve metanet zamanla Mekkeli önderlerin arasında anlaşmazlıkların çıkmasına yol açtı.”Ebu Talip on kabile önderinin toplandığı Darun Nedve’ye çağrılır.Oğlu Ali’ye Peygamber evine dikkat etmesi gerektiğini öğütleyerek meclise doğru ilerler.Bu sırada Ebu Süfyan Muhammedi yükselişten rahatsızlık duyarak As’a sorar:”Sen sofranı kölelerinle paylaşmaya hazır mısın?” Sonra Hişam’a döner:”Sen karının Muhammed’in Tanrı’sından güç alarak sana karşı gelmesini ister misin?”Bu soruları büyük bir kızgınlıkla soran Ebu Süfyan öfkesini şu sözlerle daha da artırır:”Hac zamanı gelen kervanların Mekke’ye kazandırdıklarından vaz mı geçeceksiniz?” Tüm bu sorular Mekke liderlerini tek bir dava etrafında birleştirmek içindi Muhammedi yükselişi bertaraf etmek için geliştirilmiş bir strateji idi.Menfaat birlikteliğini önceleyen Ebu Süfyan Mekke oligarşisini sonlandıracak tek liderin Hz.Muhammed olduğunun gayet tabi bilincindeydi.Fakat bu sonlanış kuşkusuz ki onun işine gelmemekteydi..Şansını bir daha denemeli ve Ebu Talip muhakkak ikna edilmeliydi.Çünkü himaye eden kazanılırsa himaye edilenin mahvına giden yol açılmış olacaktı.Ebu Talip Darun Nedve’ye varınca Ebu Sufyan O’na Mekke’nin günden güne eridiğini tüccarların ve zenginlerin itibarının azaldığını anlatmaya başladı.Eğer Muhammed peygamberim demeseydi ona meclisin onayladığı üstün bir liderlik kapılarının açılacağını da özellikle vurgulamıştı.Ebu Talib “O,Allah’ın seçtiği elçidir bundan büyük makam olmaz” deyince bu kez Ebu Süfyan: “Muhammed’in dininden ben de etkilendim ama onun dinine girdiğimde bana ne verileceğini bilmek isterim” diyerek Ebu Talib’e himayesinden dolayı sürekli kayıplar içinde olacağını ima ile anlatmak istiyordu.”Herkes imanla dolup taşsın kimsenin düzenini bozmamak kaydıyla o vakit ben de Muhammed’in müttefiki olurum” dedi Ebu Süfyan.Ta baştan derdi belliydi.Kendi köleleştirici ekonomik sistemini devam ettirmek ve liderliğini bu şekilde muhafaza edip kuvvetlendirmek istiyordu.”Muhammed iddiasından vazgeçmese bile Haşimoğulları onu himaye etmekten vazgeçsin”diyerek Ebu Talib’e ültimatomu vermiş oluyordu.Bir de münafıkça bir öneriyle :”Muhammed’in şehrin şanından ve itibarından payını alması için Allahını kalbinde saklaması yeter”diyebiliyordu.Ebu Talip tüm bu tehdit dolu aşağılayıcı sözlere karşılık güçlü iradesinden taviz vermedi.Eğer savaş değirmeni döndürülmek istenirse akıbetin paramparça olmakla neticeleneğini beyan etti ve himayeci tutumundaki kararlılığından ödün vermeden meclisi terketti.

Bu film Hz.Muhammed’in on iki yaşına kadar olan evreyi üç safhada anlatmaya çalışmaktadır.Hz.Peygamberin doğum öncesi vuku bulan fil hadisesi,doğumuyla meydana gelen bir takım kozmik işaretler ve doğum sonrasından gelişen mucizevi gelişmeler..Bu anlatım sünni ve şii mitolojik rivayetlerden süzülerek yapıldığı için bize gerçek bir yaşam kesiti sunmaz.Allah İsra Suresinin 59.ayetinde “Sana mucizeler göndermekten bizi alıkoyan ancak öncekilerin onu yalanlamasıdır.Biz Semud kavmine de mucize olarak deveyi gönderdik sonra onlar haksız yere öldürmüşlerdi.Oysa biz yalnızca mucizeleri korkutmak için göndeririz.”der.Yine Ankebut Suresi 50 ve 51.ayetler mucize meselesini kesin olarak halletmiş neyin mucize olduğunu apaçık bir şekilde bildirmiştir:”Dediler ki “O’na rabbinden bir takım mucizeler indirilmeli değil miydi?De ki:”Mucizeler yalnızca Allah’ın katındadır ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım”.Kendilerine okunmakta olan şu kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için gerçekten rahmet ve öğüt vardır”. Peygamberi uyarıcı olarak görenler ondan mucize beklemezler fakat onu mitolojik öğelerle bezeyenler onu bir nevi süper kurtarıcı olarak idrak etmek isterler.Bu sebepten Kur’an’ın dışına çıktıkça ona mucizeler atfetmekten sonsuz bir haz devşirirler.Bu film geleneğin bu yanlış tutumunu sürdürmüş ve Peygamberlik algısını gerçeklikten sürreelliğe doğru yuvarlamıştır.Bu film ile hem İsevi hem Musevi hem de Sünni-Şii dünyasında bir yankı uyandırılmak istenildiği besbellidir.Oysa tüm mitolojik öğelerden arındırılmış bir peygamber çocukluğu tüm sadelik ve derinliği ile daha etkileyici olabilirdi.Önce peygamberleri ilahlaştırılmış dinler gözler önüne getirilmeli sonra senaryo ona göre biçimlendirilmeliydi.Doğumdaki ışık metaforu ile bir an yoksa Zerdüşt mü anlatılıyor düşüncesine kapılabilirsiniz.Hz.Peygamberin gerçek ve güçlü ışığı ancak elçilik görevinden sonradır.Ondan önceki dönemi Kur’an şaşkınlık ve arayışlılık olarak nitelendiriyorsa o vakit bizim çocukluk evresini mucizelerle donatmamızın bir anlamı kalmaz.Bu demek değildir ki bir takım tevafuklar ve hikmetler onu çepeçevre kuşatmamıştır.Elbetteki o elçilik vazifesine kadar da tertemiz yaşamış bunu her vesile ile kanıtlamıştır.

Hz.Peygamberin doğum öncesinde vuku bulan Fil hadisesi tam bir ibret vesikasıdır.Ebrehe ve ordusu Mekke’ye gelmiş ve Abdulmuttalib’in develerini ve çobanlarını ganimet olarak almıştır.Kendisinden develerini ve çobanlarını isteyen Kabe anahtarları sahibine Ebrehe ,”Bazıları ayaklarıma kapanarak benden yardım diledi.Bazıları da benimle savaşmaya yeltendi.Kafa tutanları inandıkları Tanrıları ile yokettim.Kafa tutmayanları ise kendime yalvarttım”dedi.Bunun üzerine Abdulmuttalib,”Cenk etmeden ganimet olmaz bu sebeple develerimi ve çobanlarımı bana geri verin”diye cevap verdi ona.Ebrehe şaşırdı “Cenk etmeden mi,kazanmadan mı yani develerini serbest bırakmamı istiyorsun.Ey Mekke lideri sen gözümden düştün.Fillerin efendisinden tek dileğin develerinin serbest bırakılması mı?Şehrinin ve Tanrının kurtulmasını istemeyecek misin?” Bu kışkırtıcı tavra karşılık Abdulmuttalip şu harika sözleri sarfeder: “Rabbimin benim şefeaatime ihtiyacı yok.Ben sadece develerimin sahibiyim.Şehir ve kabe O’na aittir.” Bunun üzerine fillerin sahibi,” Ben Yemen Valisi Ebreheyim.Habeşistandaki Kralın emriyle güneş gibi parlayan bir mabed inşa ettim.Yalnızca bir duvarındaki altınlarla bile Mekke ve içindekiler satın alınabilir.Cevap ver Kabe’nin anahtarının sahibi neden insanlar haccetmek için Kabeye gelmeye devam ediyorlar.Bu işin sırrı ne?”Abulmuttalib:” Bu işin sırrı ne bilmem ama bildiğim tek şey Kabe’nin hiçbir fani ve sultanın emriyle inşa edilmediğidir” Bu cevaba çok öfkenelen Ebrehe develerine ve şehrine nasıl bir zulüm yapacağımı göreceksin diyere hemen saldırı emrini askerlerine verir.Abdulmuttalib Ebrehe’nin çadırını terkeder ve Kabe’nin kapısında Rabbine çaresizce yalvarır:” Allahım bu ev senindir biz yalnızca senin kullarınız”Duası kabul edildi acizlerin,yetimlerin,kimsesizlerin…Allahın takdiriyle filler haremi şerife giremediler Kabe’ye yaklaşamadılar.Sinemotografik açıdan unutulmaz sahnelerden biri de fil vakasının canlandırılmasıdır.Müthiş etkileyici çekimlerle kendinizi koca bir ordunun yokoluş arenasında hissediyorsunuz.O kuş sürüsünün getirdiği taşlarla yenmiş ekin yaprağı gibi olanların akıbetini ibretle seyrediyorsunuz.İşte sinemanın görsel dili bunu başarıyor.Muhayyileyi kanatlandırarak sizi o devrin gerçeğine doğru adım adım götürüyor.Allahın gücüne ve zaferine bir kez daha hayran oluyorsunuz.

Fil hadisesi atlatılmış ve Hz.Muhammed’in doğumu kozmik dünyada yankılanmıştı.O’nun doğması ile gökte bir ışık huzmesi farkedilmiş ve Yahudiler kendilerine nakledilen bilgilerle bir telaş içine girmişlerdi.Aralarında şöyle konuştular:” Bu Allah’ın kulu Musa’nın vefatından önce İsrailoğullarını bereketlendirdiği ışıktır.Ve dedi ki Yehova Sina’dan geldi ve o ateşin üzerinden doğdu,Faran dağında parladı.Mukaddes kimselerle geldi.”İçlerinden biri görülenin ışık olduğu oysa ışıkla ateşin aynı olmadığını vurguladı.Öteki Yahudi bilgin ise “Tanrı ve onun kurtarıcısı bizim gözlerimizden gizlidir” diyerek yeni ışığa karşı bir önyargı geliştirmeyeceğini vurgulamak istiyordu.Mesele biraz daha girift hal alınca Hayber alimlerine danışmaya karar verip hemen dağılıverdiler.Bir kısmı da Kabeye yöneldi yeni doğan çocuklara verilen isim törenini izlediler.Biri diğerine alaycı bir dille “Bu kavimden mi peygamber çıkacak” dedi.Öteki,”hayır bu kavim için çıkacak” diyerek bir ince gerçeğin altını çizdi.

Abdulmuttalib ise çok heyecanlanır bu nurlu doğumla hiç kimsenin aç kalkmayacağı bir sofrada herkese yemek verir.Bu yemeğe yoksullar da çağrıldığı için kardeşi Ebu Leheb dahil olmak istemez .Yoksullarla aynı kaptan yemek yemeği izzetine aykırı bulan Ebu Leheb onlardan adeta tiksinmekte ve babasına bir türlü anlam verememişti.O gün herkez çocuğuna kendi kavminin putunun adını verdi.Abdulmuttalip ise Hz.İbrahim’den yadigar olan Haceri Esvedin yanına giderek o mübarek taşa teberrükde bulundu.Torununun adını Muhammed olarka haykırdı.Hemen oracıkta tepkiler çığ gibi arttı.Bu isimle bir putumuz yok atalar yoluna saygılı ol dendi.Muhammed’in övülmüş olduğu hatırlatılarak asıl saygının Allaha olması gerektiği hatırlatıldı.

Çocuk doğar nur yüzlüdür acıları ise binbir türlüdür.Annesi Amine’nin sütü yetersizdir.Ebu Leheb’in karısına hediye ettiği cariyesinin sütü vardır ama karısı Cemile tarafından cariyenin süt vermesi engellenir.Bu duruma Abdulmuttalip çok öfkelenir ve oğlu Ebu Leheb’e çatar.”Ümeyyeoğulları bu kadını sana vererek seni Haşimoğullarından satın aldı” der.” Neden gücün kokusunu aldın da ondan mı?” diye çıkışır.

Yahudiler gerekli araştırmalara başlamışlar ve ışığın sırrını çözmek için hummalı bir gayrete soyunmuşlardı.Kendilerine ait tüm doğumlara bakmışlar ve tek bir erkek çocuk bile bulamamışlardı.Doğumun alametlerinin belli olup kurtarıcının kim olduğunun belli olmaması onları kudurtuyordu.Kaygılıydılar “.Kavmini parçalara bölecek başka bir Nasıralı olmasından” ürküyorlardı.Aralarında hep bir tartışma vardı.İçlerinde Siyonist olan da mutedil haham olan da mevcuttu.”Allah istediği kurtarıcıyı istediği yere gönderir” diyen de vardı.”Ya bizden olmazsa” diye iç geçiren de…Başhaham kitaba bakarak hükmü şöyle anlattı: “Davud’un saltanat tahtına oturacak ve adaletle hükmedecek barışçıl hükümdarlığının ömrü sonsuza dek sürecektir.Yüce Allah’ın hükmü böyledir”

Ne Yahudilerin merakı ne de çocuğun acıları bitecek gibi değildi.Amine perişandı.Çocuk açtı ve bir sütanne henüz bulunamamıştı.Umudun tam tüükenmeye başladığı an başka bir umut yeşermeye başlayacaktı buydu Tanrı’nın sonsuz yasası.Hadiseler birbirini kovalayacak ilahi bir el bu küçük yavruyu muhakkak kollayacaktı.Hiçkimsenin sütanneliğe kabul etmediği Halime pazarda bitap düşerek kocası Halis’e en bedbaht haliyle bakakalmıştı.Halis son çare yaralı devesini satmak için alıcı ile pazarlığa tutuşurken deve kaçar ve Amine’nin evinin önünde duraklar.Halime de bu kaöan devenin ardından koşmuş çocuğu ile nefes nefese kalmış permeperişan bir halde devenin durduğu evin avlusunda donakalmıştı.Amine bu durumu farkeder ve Halime’yi sofraya buyur eder.Bu esnada beşikte Muhammed bebek vardır ve son derece açtır.Halime ona yaklaşır kucağına alır ve şefkatle sarılır.Aç olduğunu farkeder ve Amine’den bir sütanne bulunamadığını öğrenir.O’na göğsünü açar ve böylece Amine’nin kalb yarasını sarar.Sonra ağlar içli içli…Amine sorar :”Ben anne şefkatinden ağlıyorum sütünü kabul ettiği için ya sen ne için ağlıyorsun”Halime de der ki:”Bu göğsüm kurumuştu,onun dudaklrı değer değmez süt olmaya başladı” ondan ağlıyorum…Bu sahne evet yüreğinde zerre miskal merhamet olan her faniyi ağlatacak kadar etkileyici duygusallık barındıran bir sahnedir.Filmin en dramatik anlarından biridir ve çok başarılı bir şekilde işlenmiştir.Burada oyuncu seçimi de çok isabetlidir.Amine’nin masum yüz ifadesi Halime’nin çileyi en iyi yüz çizgileri ile resmetmesi bu kavuşum anını muhteşem bir duygu deryasına dönüştürmüştür.

Amine’nin çilesi,hasreti ve yürek seferi bitimsizdir sanki.Küçük yavrusu Sütannesiyle çöle gönderilecek o yine yalnızlığın kıyısında bi başına kalıverecekti.Hüznün yer tuttuğu kalblerden büyük nesiller yürürdü hakikatın gözbebeklerine.Buna dayanmalıydı.Yokluğunda nice acılar biriktirmişti.Anne ve oğulun ayrılması dünyanın en acı kavuşması ise en huzur verici sahnelerden birisidir.Duygusallığın doruklarıdır bu anlar.Anne ve muştu ne kadar da  çok yakışırdı.Muştuyu anneden başka kim daha kalıcı taşıyabilirdi insanın kalbine.Amine son kez konuştu yavrusuna:” Yağmur sanki hiö dinmeyecekmiş gibi yağıyordu.Ama sonunda durdu.Şimdi yıldızlar doğacak çok da ışıltılılar ama sabahın ışıkları geldiğinde onların da ömrü sona erecek.İşte o zaman bu dünyada bir gün daha bitecek.Her şey geçecek.Yalnız muhabbet ve sevgi baki kalacak.Tıpkı Yesrib’den sonra ellerine sine o o güzel koku gibi…”

 

Amine hastalanır ve ölür Muhammed ise bu acı manzara karşısında dayanamaz, ateşi yükselir, baygınlık geçirir.Tam yetimlik mevsimi başlar onun için kalbi yalnızlığa ve hüzne daha çok aşina kılınacaktır çünkü kalbi hakka ve hakikata ayarlanacaktır meleklerce…İşte bundandır acısı yazgının işte bundandır hüznü sevdanın…Anne ve çocuk sonsuz rahmetin en güzel bileşkelerinden biridir.Yetimlik bitimsiz bir hasreti yürek burcunda taşımaktır bir ömür boyu.Hüzün kalbin mayası oluncaya dek artmalı acısı hayatın.Ve çoğalmalı hudutsuzca o güzel çağıltısı hakikatın…

Yahudi Lobisi boş durmaz ışığın ardından koşmaya ve eril kahramanı aramaya devam ederler.Kabe’nin en yakınında istihbari faaliyetine devam eden bir tüccar haham,Abdulmuttalib’e o günün en ihtiyaç malzemesi olan buğdayı satar ve ortamı rahatlatır.Abdulmuttalib bu birlik görüntüsünden memnuniyet duyar ve gözlerini hahamın gözlerine mıhlayarak şu tarihi hakikati ona fısıldar:”Aramızda bir fark yok bu topraklarda herkes beraber yaşayacak,komşuluk hakkı kaderleri birbirine bağlayacak.” Abdulmuttalin’in dilinden verilen mesajı yeni bir barış kuşağı oluşturmak adına son derece önemli buluyorum.Halkların birbirleri ile tarihi kavgaları yoktur zaten.Kavga oligarşik düzen kuranların savaşla varlıklarını devam ettirme düşüncelerinden kaynaklanır genelde.Halklar birbirlerine omuz verdiğinde her türlü siyasi,sosyal ve iktisadi lobi faaliyetleri sekteye uğrar ve barış yolu insanlığın kurtuluş yolu oluverir.Dünya çapında bir mesaj filmin bütünlüğü içinde müstesna bir yerdedir.İslamın barış ruhu dünyaya tam anlamıyla anlatılamamıştır.İslamın tüm insanlığı kucaklayan medeniyet ruhu Müslümanların edilgen çabaları ile ışığını çoktan kısmıştır.Barışın temellerini ona inanan inşa edebilir ancak segiyi kalblere ancak muvahhid müminler nakşedebilir.Bu filmin ruhumuzda bıraktığı derin akislerden biri de hiç kuşku yok ki budur.Mecidi, evrensel bir mesajı zamanın ruhuna uygun bir hale getirerek dönemsel bir durumu da güncel belleklere ulaştırmış oluyor.

Annesini kaybeden küçük Muhammed biraz daha büyümüş toplumsal meselelere duyarlılığı da bu büyümeye paralel olarak artmıştı.Bir adam kız çocuğunu diri diri toprağa gömmek ister de buna şahid olan Abdullahın yetimi yerinde hamlelerle bu duruma mani olur ve “kız çocuğunun Allah’ın rahmeti olduğunu” beyan ederek adamı o büyük günaha düşmekten alıkoyar.Erkek egemen bir dünyada kız çocuğunun bir rahmet vesilesi olduğuna yapılan o muhteşem vurgu içimizdeki şirke dair tüm gizli putlara ince bir göndermedir.Kız çocuğu oldu diye yüzleri kapkara kesilenlerin sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çoktur şu moder zamanlarda da…Cahiliyenin ancak kalıbı değişmiş özsel olarak şirk hastalığı ruhlardan sökülüp atılamamıştır.Henüz vahiy gelmemiştir ama aklı ona doğrunun yollarını keşfettirecek kadar güçlü bir sorgulamayı yasak da etmemiştir.Bu yüzdendir gerçeğin keşfi tefekkür derinliği ile inceden inceye başlamıştır O’nda.Putlara kurban verme seanslarından iğrenmiş aklını tutsak kılanlara karşı derin bir acıma hissi duymuştur hep.Bir denizin kıyısında Güneş’e kurban edilmek istenen yine bir kadın ve bir kız çocuğu vardır.Onlara şefkat elini uzatır Amine’nin biriciği,kurban etmek isteyenlerin tüm ihtarlarına aldırmadan hem ellerini hem de tüm yüreğini uzatır kıyıdaki mazlumlara..Sular yükselir,kurban etmeye çalışanlar kaçar kurban edilmek istenenler O’nun yelpazesine sığınarak kurtulurlar.Bu kurtuluş anı kıyıya vuran yüzlerce balıkla bereketlenir.Ve bir mucize daha gözleri ve gönülleri ışıtıverir..

Muhammed aleyhisselamın elçilikten önceki yaşamı adeta mucizelerle donatılır bu filmde ve onun kurtarıcı rolüne sıklıkla atıf yapılır.Oysa kurtarıcı değil şahid,müjdeci ve uyarıcı bir elçilikle vazifelendirilmiştir O.Kurtarıcı tarafı mitolojik uyarıcı tarafı ise ideolojiktir.Biz bu filmde mitolojik çocuğun olağanüstü sahnelerine tanık oluyoruz.Bu sahneler geleneğin bugüne taşıdığı rivayetlere uygundur ama bu rivayetler Kur’an’ın ruhuna ne kadar yakındır orası hep tartışılacaktır.Dinin üzerinden mitolojik perde kaldırılmadan biz ne Hz Muhammed’i ne de Kur’an’ı hakkıyla anlayabiliriz..Kadim dinlerden aktarılma olan Nur-u Muhammediyi hakikatın bizatihi kendisi diye takdir etmeye devam edip gideriz.Bu film Ehl-i Kitab’ın peygamber algısını tuz buz etmek yerine onların muhayyilesini kuvvetlendirecek sahnelerle her türlü israiliyata kapılarını sonuna kadar aralayıveriyor.Tüm bu olumsuzluklara rağmen öteki dinlere karşı insaf ölçülerinin zikredildiği bir kelime etrafındaki o tevhid çağrısı insanlığın kurtuluş formülü olarak Kur’an’ın verensel beyanıdır.Ve bu ilahi beyan en son sahnede son mesaj olarak vurgulanmıştır.Buradan binbir hayır çıkar diye umalım kardeşçe yaşanacak bir düzen için kolları sıvayalım.Öze dönüş eylemi için bu çağrıya hep beraber kulak kabartalım.Ve Allahın dinini tüm cihana elçinin o apak hayatını en sahih bilgilerle yenibaştan dokuyarak yayalım.

Çekimler için otuz milyon dolar harcanan Senaryosunu Mecidi ile Kambuzia Partovi’nin kaleme alındığı bu film şimdiden unutulmazlar arasında yer almayı çoktan hakediyor.Üç yılda tamamlanan dev platolarla muhteşem bir filme imza atılmış.Hz Muhammed hakkında bugüne kadar çekilmiş ikinci film olma özelliği taşıyor.Çağrı’da yükselen sosyal mesajların aksine bu film ruhsal mesajlara öncelik veriyor.Hintli besteci A.R.Rahman’ın müzikleriyle son derece kuşatıcı bir uhrevi atmosfer sarmalıyor insanı.Görüntü yönetmeni Vittorio Storaro’nun enfes  görsel zenginlikleri bir dönemin ta içlerine götürüyor bizi bu yapım.Tüm sinematografik kalitesi ile Hollywood filmlerinin teknik zemini yakalayabilmesi filmin geniş kitlelerce ilgiyle izleneceğini umut ettiriyor.Filmin yönetmeni Mecid Mecidi bu filmi yapma amacının “Dünyada karikatürler ve terörle İslamofobiyi körükleyen propagandalara karşı,doğru olan Hz.Muhammed ve İslam’ı anlatmak için çektiğini” belirtmektedir.Yine Mecidi tek bu filmin yeterli olmayacağını İslam’ın adil ve merhametli yüzünü anlatabilmek için başka filmlerin de çekilmesinin şart olduğunun altını önemle çiziyor.Haklıdır.Mustafa Akkad’ın 1976 yapımı Çağrı filmiyle bir çığır açıldı bu çığır Mecid Mecidi’nin “Hz Muhammed:Allah’ın elçisi” ile bambaşka bir noktaya gelmiştir.Umarız geleceğin o muhteşem yönetmeni Hz.Muhammed’in gerçek çehresini günışığına çıkarmada bu iki yönetmenin eksik bıraktığı alanları hakkıyla doldurarak zirve bir yapım vücuda getirir de mesajın evrensel boyutları sanatın o en güçlü ifadesinde yeniden inkişaf eder.Genç sanatçılar şimdiden hayallerini kanatlandırmalılar bu film vesilesiyle hazır 40 yıl daha tarihi filmlerin çekilebileceği sağlamlıkta setler inşa edilmişken….

 

EDİB AYKUT ÇİÇEKLİ

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !